Kuran’ı Kerim’den Eğitici Dersler – Muhammed Kutub

Kuran’ı Kerim’in bütün ayetlerinden ve Rasulullah (sav)’in bütün hadislerinden anlaşılan odur ki “amel mutlaka gereklidir, söz tek başına yeterli değildir” Ama yeni nesiller “Kalpte olan yeterlidir” demektedir. Kalpte olan yeterlidir demek mürciecilikten bulaşmış bir kanaattir. Sözü edilen mürcie ise: “İman sadece tasdikten ibarettir” diyenlerdir. Bununla birlikte işi daha da genişleterek “İman tasdik ve ikrardan ibarettir yani dil ile ikrardan ibarettir, amel iman adının kapsamına girmez” demişlerdir. Bu düşünce yeni neslin ruhuna ve düşüncesine o derece sirayet etti ki sonunda insanlar şu hale geldi: Kendilerine “Allah’ın sizi kabul ile karşılaması için amelde bulunmanız sizin için bir zorunluluktur” denildiğinde onlar, “Bizim tasdik eden, iman eden kimseler olmamız bize yeter. “La ilahe illallah muhammedun resullulah” şehadetini dillerimiz ile söylemiş olmamış bizim için yeterlidir. Artık senin bizi bundan sonra herhangi başka bir şeyle yükümlü tutma hakkın kalmamıştır” derler.

Tefekkür eden, iyice düşünen, yalvarıp yakaran, bununla birlikte yerlerinde oturup duran, yalvarıp yakarmayı, tefekkürü ve iyice düşünmeyi vakıada görüşen bir amele dönüştürmeyen bir cemaat düşünün. Düşmanların istila edip ellerine geçirdikleri islam topraklarından çıkmaları için bu şekilde kalp ve dil ile yapılanlar yeterli olur mu? Yüce Allah’ı anacağımız bir zikir halkası kuracak olursak Yahudiler Filistin’den çıkarlar mı?

Sonra İslami fetih dönemi geldi ve hepinizin tarih derslerinden öğrendiğiniz bilinen o vakıa meydana geldi. Amr B. El -As’ın oğlu yarıştığı ve yarışta kendisini geçen Kıpti gencine vurdu. Amr’ın oğlu ona vururken ” Ben şereflilerin oğluyum. Her ne kadar ödülü sen almış olsan da ben daha üstün olanım.” dedi. Bunun üzerine o genç Kıpti çocuğun babası kalkıp Mısır’dan Medine’ye geldi. Sebebi ise Ömer B. Hattab’a şikayette bulunmaktı. Halbuki onlar, kendilerine kamçılarla vurulduğu halde sığınacak hiçbir sığınak bulamayan kimselerdi. Fakat işte bakıyoruz ki o adam, oğlunun sırtına vurulan bir sopaya dahi tahammül edemiyor. Neden? Çünkü İslam ona insani şeref ve haysiyetini fark ettirmişti. Ömer Bin Hattab’a gittiğinde Ömer ona asayı veriyor ve haydi o en şereflilerin oğluna vur diyor. Hemen arkasından ise bütün insanlık için aydınlatıcı bir ışık haline gelen şu ebedi sözünü söylüyor: “Ey Amr! Annelerinizin hür doğurduğu kimseleri ne zamandan beri köleleştirdiniz?” İşte Mısırlıların kalplerini fetheden ve Allah’ın dinine büyük kalabalıklar halinde girmelerine sebep olan örnek budur.

Modern Dünyada İnsan adını verdiği kitabından Julian Huxley şunları söylüyor: “İnsan acizliğinden ve bilgisizliğinden ötürü önceleri Allah’a boyun eğdi. Şimdi ise insan bilgi sahibi olup çevresine egemen olduğuna göre artık acizlik ve bilgisizlik dönemlerinde Allah’ın omuzlarına yüklediği sorumlulukları bizzat kendisinin omuzlayıp taşıma zamanı gelmiştir. Buradan da artık kendisi Allah olacaktır. (Küfre girmekten Allah’a sığınırız.)

İnfaka yapılan çağrı faiz yemenin yasaklanışından sonra gelmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur. Dünya hayatının metaını hak etmedikleri şekilde artırmaya göz dikenlerin izledikleri yol, artması için malı faizli bir şekilde kullanmaktır. Ancak takva sahipleri bir başka yoldan mallarını artırmaya çalışırlar. Bu da Allah yolunda infak yoludur. Bu yolla mal artar. Allah’ın mağfiret ve rahmeti ile artar. İşte insana yakışan anlam da budur. Çünkü mal bir araçtır, amaç değildir. Eğer insan etrafında şu yer dolusu kadar altın toplasa acaba onun büyün zevki bu maddi altını görmekten ibaret midir yoksa onun asıl zevki ondan infak etmek ile bu infak sebebi ile elde edeceği duygular mıdır? İşte gerçek fayda budur.

Kadın evinden dışarıya çıkartıldı, asli görevinden uzaklaştırıldı. Ona özgürlük ve eşitlik iddiaları empoze edildi, ahlakı ifsat edildi. Onunla birlikte erkek de bozuldu. Aile parçalandı, toplum çözüldü. Tarihte benzersiz ahlaki bataklığa dönüştü. Bu kötülük uygarlık, ilerilik, gelişmişlik, evrim ve atılım olarak adlandırıldı.

Yahudiler nasıl öne çıktılar?
Olayın özeti şudur: Makinanın icadından yani onların kendi tarihlerinde sanayi devrimi tabirini kullandıkları olaydan sonra Avrupa’da sanayi kurulunca sanayinin finansmanı zorunlu bir hal aldı. Bu da açıkça anlaşılır bir durumdur. Avrupa’daki sanayi hareketinin finansmanını o gün için sağlaması mümkün olan bol miktarda mal ve servet iki kesimin elinde toplanmıştı: Derebeyleri ve Yahudi tefeciler. Derebeyleri sanayi devriminin finansmanını sağlamayı kabul etmediler. Çünkü onlar her ne kadar feodal iseler de çiftçiydiler. Çiftçiler ise kendileri açısından meçhul olan bir süreç içerisinde bir maceraya atılarak risk almazlar. O gün için gerçekten garantilenemeyen bir macera idi. Çünkü sanayi faaliyetlerinin birçoğu kar getirmiyordu, hatta çoğu zaman zarar ediyordu.
Yahudi tefecilere gelince: onlar açık bir sevinç ile sanayi devriminin finansmanını karşılamaya atıldılar. Neden? Çünkü kendileri bir zarar etmeyecekti. Birtakım teminatlar karşılığında faizle borç vereceklerdi. Borç alan ister kar etsin, ister zarar etsin. Mal netice itibariyle borcun dayattığı faiz oranı ile birlikte Yahudi’ye geri dönecekti. Hatta mal çoğu zaman tefeci Yahudi’nin kişisel malı dahil olmayabilirdi. Bu mal onun yanında mevduat mal bırakanlara ait olurdu. İşte faizci banka düşüncesi buna dayanır ve bu da esasen bir Yahudi düşüncesidir.

Bu şekilde Yahudiler salyalarını akıtarak ve dünyaya egemen olmayı ümit eden kalpler ile sanayi devriminin finansmanını karşılamaya yöneldiler. Gerçekten de faizin sonucu olarak altın Yahudilerin elinde toplandı. Böylelikle onlar altın ile siyaset adamlarını, düşünce adamlarını satın almaya başladılar. Buna bağlı olarak da uluslararası medya araçları ellerine geçti. Medya yoluyla da kendi arzularına uygun yeni bir toplum şekillendirdiler. Dinin olmadığı, ahlakı olmayan, gelenekleri bulunmayan bir toplum.

Endülüs musibetine geri dönelim. Nasıl ortaya çıktı? Müslümanlar Endülüs’e kesintisiz sekiz asır hükmetti. Rabbani nur Endülüs’ten yayılarak Avrupa’yı kapladı ve öğrenmesi, yükselmesi ve ilerlemesi için karanlık orta çağların gafletinden onu uyandırdı. Müslümanlar Endülüs’te oldukça lüks bir hayat sürdüler. Lüks hayat ise bir helak sebebidir. Dünya hayatı onları uğraştırmaya başladı. Dünya için birbiriyle savaşmaya başladılar. Birbiriyle savaşınca biri diğerine karşı Haçlıların yardımını aldı. İşte Haçlılar buradan Endülüs’ü ele geçirdiler ve Müslümanları oradan kovdular. Evet, bu, Allah’ın kaderi gereği oldu. Fakat Allah’ın kaderi insanların yaptıkları ile cereyan etti. Çünkü yüce Allah onlara Müslüman olmayanlar arasından yakın dost ve sırdaş edinmelerini açık bir şekilde yasaklamıştı.

Ey iman edenler! Kendinizden başkasını sırdaş edinmeyin. Onlar halinizi bozmaktan hiç geri kalmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler. Onların kinleri ağızlarından taşıp çıkmıştır. Göğüslerinde gizledikleri ise bundan daha da büyüktür. Şayet düşünürseniz işte size ayetlerimizi açıkladık. (Al’i İmran 118)


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir